açacak

25Kas

Bu safya, Sevgili Okuyucu’yu özel bir yolculuğa davet etmek amacındadır. Doğasal değerleri ile şimdi be bizi çağıran bir bölgeye rehberlik eder. Vahşi Drava nehrinin iki kenarında bulunan sayısız özel yer vardır, Karpat Ovası’nın bu köşesine merak edenler bunları dışarıya bırakamaz.
Yüzyıllardan önce durum aynıydı: çağdaş kaynaklar bu toprağın zengin olduğunu anlatmaktadır. Miklós Oláh’ın Hungária (Macaristan) adlı kitabında Pécs’i (Peçuy’u) ve çevresini verimli toprağı ve iyi şarabı olan bir bölge olarak tanıttı. Bu anlatım, Szerémség’den Muraköz’e kadar yayılan bölgeye de geçerliydi. Bu zenginlikten muhteşem şehirler doğdu. Onlarda kültürlü soylular, zengin kentsoylular ve eğitim almış dînî adamlar yaşadı. Drava’nın her iki kenarına sayısız aristokrat sarayı, kilise, okul, manastır ve şapel, onlar yardımıyla meydana geldi. Gotik ve rönesans tarzlarıyla bu binaların sanki İtalyan havası vardı. Tazelenmeyi sağlayan kaplıcalar ve ruh rahatlığı veren ibadet mahalleri yan yanda idi. Dindar ziyaretçiler buralarda birer meşhur azizin yardımı için dua edebildi. Yollarda tüccarlar, öğrenciler, sık sık elçiler de yürüdü. Budun’dan uzağa İtalya’ya kadar giden yol, buradan geçti. Su geçitlerinde Batı’ya doğru kocaman sığır sürüleri, karşı yöne ise tekstil ve seramik kaplarla dolu at arabaları yürüyordu.

rajzszigetvar

Son ayak

Hikayemiz, doğuda Szerémség (Sirem) bölgesindeki Újlak (İlok) şehrinden başlıyor, sonra tarihi Baranya İli’nde devam eder. Sonra Drava’dan kuzeyde Somogy ve Zala İlleri’nin güney tarafında, ondan sonra da Pojega ve orta çağ dönemindeki Slavonya’ya ait Verőce, Kőrös ve Varasd’ın harika bölgelerinde gezeriz. Drava yanındaki bu ikiyüz altı kilometre uzun bölge, Avrupa’nın en önemli devletleri arasında yer alan Macar Krallığı’nın en serpilen bölgesi idi.
Bugün artık bir zamanki zenginliğin sadece soluk izleri kaldı. 16. yüzyıldaki Osmanlı-Macar kale savaşları tarafından bu bölge hemen hemen tamamen değişti. Bölgenin özelliklerinde, kırk yıl içinde, 1526-1566 arasında önemli bir şekilde değişmeler vardı. Osmanlı İmparatorluğu’nun himayesi altına giden topraklarda saraylar yerinde kaleler, kiliseler yerinde camiler, azizlerin mezarları yerinde türbeler inşa edildi. Hristiyan ellerde kalan batı topraklarında da gittikçe daha kocaman istihkâmlar sınırları korumaya başladı.
Macar, Alman ve Latin dilleri yerine Balkan Yarımadası’ndan gelen her güney Slav lehçesi geldi. İnsan yüzleri, elbiseler ve gelenekler değişti. İki imparatorluk arasına giren bu bölgeyi sadece savaş birleştirdi. Akınlar organize edilen askerler varken, sınırın iki tarafında yer alan hiç bir köy emanette olamadı. Bölge, kaba kuvvetin kültürü yayılarak „Balkan denizine” battı. Bir zamanki Hristiyan dünyasının izlerini oluşturan birkaç kale kalıntısı, yenilenen manastır ve günümüze kalabilen kilise, bu denizden adalar olarak yükselmektedir. Bunlar yanında yeni dünyanın işaretleri, örneğin Drava’dan geçen Ösek köprüsü, bir-iki cami ve türbe bulunmaktadır. Bunların üstünde de yüzyılların tozu vardır. Kaybolan dünyanın izlerine rastlamak kolay değildir. Fakat Sigetvar muhasarasının 450. yıldönümünde bu kalıntıları gezmekte ve kalıntılarda da güzel eski dünyayı hayal etmekte fayda vardır.

ESEMÉNYEK